Cumhuriyetin ilan edildiği yıllarda Ankara oldukça çorak bir yerdi. Kentin ancak birkaç bölgesinde bodur ve cılız ağaçlardan oluşan yeşil köşelere rastlanırdı.
Halk da bu durumu sanki doğal bir yazgı olarak kabul etmiş gibiydi.
Atatürk, çok sevdiği Ankara’nın bu görünümünü değiştirmek için hemen gerekli emirleri vermişti. Başkent kısa bir zamanda yemyeşil bir yer olmalıydı. Bu nedenle önce var olan ağaçlar iyi ‘korunacak, sonra da yol kıyılarına yeni ağaç fidanları dikilecek; uygun toprak parçaları, parklar, meyve ve çiçek bahçeleri ile be-zenecekti.
Kente biraz uzakta, “Orman Çiftliği” adı verilen geniş arazi üzerinde de çalışmalar hızla sürüyordu. Çiftliğin bir parçası meyve bahçesi haline getirilmişti. Atatürk sık sık buraya uğrar, büyüyen ağaçları dikkatle ince-ler, çevrenin doğal bakımdan gelişmesini zevkle seyre-derdi.
Yine bir ilkbahar akşamı, çalışmaları görmek için otomobiliyle çiftlik yolunu tutmuştu. Uzun kavak ağaç-larının yer yer gölgelediği yol kenarına, işçiler yeni fi-danlar dikiyorlardı. Çiftliğe yaklaşacakları sırada Ata-türk birden şoförüne, “Dur!” diye seslendi. Arabasından indi, çevresine bakındı, çalışan işçilere:
Burada bir iğde ağacı vardı, ne oldu? diye sordu.
Hiç kimsenin böyle bir ağaçtan haberi yoktu. Büyük bir olasılıkla yol onarılırken sökülmüş, bir köşeye atıl-mıştı. Atatürk’ün neşesi kaçmıştı. Kentin çorak günlerinden arda kalan bir yeşillik anısı yok olmuştu.
Onun için bu, önemli bir olaydı. Çiftlik merkezine vardıkları zaman, oradaki sorumlu kimselere yine bu iğde ağacının ne olduğunu sordu. Ama hiç kimse bu küçük ağacın sonu üzerinde doyurucu bir şey söyleyemedi. Bu durum Atatürk’ü çok üzmüştü. Duygularını şöyle dile getirdi:
Yaşlı ve çelimsiz bir ağaçtı, ama yaşayan, baharda çevresine güzel kokular saçan bir varlıktı…
Atatürk, o akşam çiftlikten ayrılırken görevlilere uyarıda bulundu, emirler verdi. Yaşlı da olsa, cılız da olsa hiçbir ağaca kıyılmayacak, her ağaca bakılacaktı.
Posted in Atatürk

Bir yanıt yazın