Atatürk, halkla birlikte olmayı çok severdi. Fırsat buldukça onların evlerine, bağ ve bahçelerine gider, büyük küçük herkesle görüşürdü.

O, yine bir gün yanında yaveri, Çankaya çevresinde dolaşırken küçük bir bağ evine uğrar. Evde yaşlı bir köylü ile yaşlı karısı oturmaktadır. Gelenlerin kimler olduğunu bilmeden bu yaşlı karı koca, yabancı konukları içeri alırlar. Oturma odasının kuytu bir köşesindeki sediri gösterirler.

Konuklar, kendilerine ikram edilen kahvelerini içerken Atatürk’ün yaveri, yanında oturan ak sakallı köylüye döner ve sorar:

Sen Gazi’yi tanır mısın?

Yaşlı köylü, soruyu soran subaya şöyle bir baktıktan sonra “Onu tanımayan var mı ki?” der ve devam eder:

Ben görmedim, ama her hafta sonu Hacı Bayram Camii’ne gelir, cuma namazı kılarmış. Gür sakallı, nur yüzlü, peygamber gibi, eli öpülesi bir adammış!

Yaşlı köylünün sözlerini şaşkınlık içinde dinleyen yaver, Atatürk’ün tıraşlı ve genç yüzüne bakar. Olup bitenlerden habersiz, kendi dünyalarında yaşayan bu karı kocaya konuklarının kim olduğunu açıklamak isteğini duyar.

Konuşmayı oturduğu yerden dikkatle izleyen Atatürk, yaverinin bu isteğini sezer, ona kaşlarıyla böyle bir şey yapmamasını emreder. Biraz sonra da yaşlı çifte sağlıklı günler dileyerek küçük bağ evinden ayrılır-lar.

Atatürk, dışarıda, yaverine döner; gülerek şöyle der:

Varsın, o da öyle bilsin! Gerçeği öğrenmek, belki onu hayal kırıklığına uğratabilirdi. Hayalindeki şirin sakallıyı öldürüp de onun sevgisini yitirmek neye yarar?

Posted in

Bir yanıt yazın