Fransız Mikrobiyolog ve Kimyager LOUIS PASTEUR (1822-1895) “Louis Pasteur, fermantasyon üzerine çalışırken, mikropların kendiliğinden üre-mesinin söz konusu olmadığını bulmuştur. Pastörizasyon olarak bilinen ve bazı içeceklerin uzun süre saklanabilmesini sağlayan yöntemi geliştirmiş, kuduz has-talığı aşısını ve koyun ve sığırlarda görülen bulaşıcı hastalık şarbonu bulmuştur.” Louis Pasteur 1822 yılında Dole-Fransa’da doğdu. Ailesi geçimini dericilikle sağlıyordu. Babası, Napolyon ordusunda astsubaydı. Pasteur’un koyu yurtse-verliği de bunun bir yansıması sayılırdı. Geçimini dericilikle sağlayan Pasteur ailesi yoksuldu fakat Pasteur ve kardeşlerinin okuması için dar imkanlarını so-nuna kadar kullandı. Pasteur zorluklar karşısında gösterdiği dirayetli ve azimli karakteri ile dikkat çekiyordu. Ne var ki okulda pek başarılı bir öğrenci değildi. En büyük merakı portre çizmekti. Pasteur’un bu yeteneğini yansıtan tabloları, bugün halen Pas-teur Enstitüsü’nde asılı bulunmaktadır. Pasteur 1841 yıllında sanatla ilgilenmeyi bırakarak bilimsel konularla ilgilenmeye başladı. Bir ara öğretmen olmayı düşündü; Ecole Normale Superieure eğitim enstitüsüne başvurdu ve kabul edildi. 1846 yılında Ecole Normale Superieuriüm fen bölümünden mezun oldu. Başlangıçta öğretmen olmayı amaçlayarak bu okula girmişti. Fakat okulu bitirdiğinde asıl isteğinin bilimsel araştırmalar yap-mak olduğuna kanaat getirdi. İlk çalışmalarını kristaller üzerine yapan Pasteur, 1847 yılında fizik ve kimya dalında doktorasını aldı. Aynı yıllarda kristal yapı, izomerlik ve optik etkinlik konularındaki çalışmalarıyla tanınmaya başladı. Aynı dönemde Eğitim Bakanlığı da Pasteur’u bir ortaokula öğretmen olarak atamak istemekteydi. Fakat akademinin Bakanlığa baskısıyla, Pasteur bir yıl içinde Strasburg Üniversitesi’ne yardımcı profesör olarak döndü. 1848 yılında da Strasbourg Fen Fakültesi’nde yardımcı kimya profesörlüğüne yükseldi. Pasteur, 1854 yılında Lille Fen Fakültesi’nde kimya profesörü ve Ecole Normale’deki araştırma laboratuvarının yöneticisi oldu. 1871 yılında bu laboratuvarda kuduz, şarbon ve tavuk kolerası gibi virütik hastalıklar, bağışıklık mekanizması ve aşı hazırlama teknikleri üzerinde araştırma ve çalışmalar sürdürdü. 1885 yılında kuduz köpekler üzerindeki araştırmalarını güvenli bir zeminde yapabilmek için eski bir imparatorluk şatosunu bu çalışmalarına uygun bir hale getirdi. Bu, Pasteur Enstitüsü’nün ilk temeliydi. Pasteur, kimyager ve daha sonra bakteriyolog olarak görev yaptı. Tüm bu süre boyunca tıp biliminin gelişmesine önemli hizmetlerde bulundu. Ne var ki tıp doktoru olmadığı için, o dönemin doktorları teorilerini dikkate almayıp karşı çıktılar. Her şeye rağmen Pasteur inceleme ve araştırmalarına devam etti. Kesin olarak mikropların var olduklarını ve bunların hastalıklara neden olduğunu düşünüyordu. Kimseye kulak asmadan azim ve kararlılıkla bu çalışmalarını sürdürdü. Pasteur hep gösterişten uzak, son derece sade bir yaşam sürdü ve mütevazi bir kişilik sergiledi. Londra’da uluslarası bir tıp kongresinde, salona girdikten kısa bir süre sonra Pasteur kürsüye davet edildi. Pasteur, “İngiltere veliaht Prensi buraya geliyor olsa gerek” dedi. “Keşke dışarda dursaydık. Gelişini de izleyebilirdik böylece.” Bu tevazulu sözler herkesi çok etkilemişti. Kongre baş-kanı Pasteur’e, “Hayır Bay Pasteur” dedi. “Gelen sizsiniz. Herkesin takdir ettiği ayakta alkışladığı insan sizsiniz.” Pastörizasyon yöntemi Mayanın içindeki belirli organizmaların yaşam faaliyetleri mayalanmayı mey-dana getirir. Pasteur de ilk olarak mayalanma işleminin kendiliğinden başlayamayacağı düşüncesinden yola çıkmıştı. Özellikle mayalanma olayında ve bulaşıcı hastalıklardan mikroorganizmaların sorumlu olduğunu kanıtlaması, kendiliğinden türeme teorisini çürüttü. Aynı zamanda da süt, meyve suyu gibi mayalanabilir sıvıların uzun süre bozulmadan saklanabilmelerini sağlayan pastörizasyon isimli yöntemin gelişmesini sağladı. Pasteur’ün buluşlarından biri fermantasyon yani mayalanma konusuyla ilgilidir
Fermantasyon, kimi maddelerde oluşan bir değişiklik sürecini anlatır. Örneğin sütün şekeri laktik aside dönüştüğünde süt ekşir aynı şekilde yumurta ve et türünden maddeler de fermantasyonla bozularak yenilemeyecek kadar kötü hale gelebilir. Bu sorunu ilk kez Pasteur bilimsel olarak incelemiştir ve sonuç olarak yaptığı açıklama bugün hala geçerliliğini korumaktadır. Buna göre, “do-ğada organik maddelerdeki hemen tüm değişiklikler gözle görülemeyen birtakım küçük canlılar tarafından oluşturulmaktadır. Pasteur bu mikroorganizmaların ısıyla kontrol altına alınabileceğini göstermiş, pastörizasyon olarak bilinen bu işlemle modern süt endüstrisinin gelişmesinin önünü açmıştır. O zamanlarda pastörizasyon işleminde sütü 63°C’de 30 dakika boyunca ısıtmak ve sonra hızlı bir biçimde soğuttuktan sonra kapalı ve sterilize edilmiş şişelere koymak gerekiyordu. Buna benzer bir yöntem olan UHT yöntemi sütü mikroplardan arındırmak için günümüzde de kullanılmaktadır. İlk kuduz aşısı O dönemin ilkel inanç sistemine göre “spontane üreme” olarak bilinen ve tamamiyle batıl olan görüş, tenya, sinek, kurtçuk, tırtıl, fare vb. varlıkların, uygun koşullarda kendiliğinden ortaya çıktıkları iddiasıydı. Oysa Pasteur kendiliğin-den oluşumun mikroskobik organizmalar için bile imkansız olduğunu anlamıştı. Buradan yola çıkarak bulaşıcı hastalıkların kontrol altına alınması konusunda araştırmalarını sürdürdü. Özellikle de şarbon, kangren, kan zehirlemesi, loğusa humması gibi hastalıklar üzerinde yoğunlaştı. Ve sonunda kuduza karşı aşı oluşturmayı başardı. Pasteur’ün bu buluşundan evvel kuduza karşı uygulanan tek yöntem, köpek tarafından ısırılan yerin kızgın bir demirle derinlemesine dağlanmasıydı. Üstelik de geç kalındığı takdirde bu yöntemin hastaya acı vermekten başka bir etkisi olmadığı biliniyordu. Pasteur’ün keşfinin ardından kuduz bir köpek tarafından çok sayıda yerinden ısırılan bir çocuk, ailesi tarafından Pasteur’e getirildi. Pasteur daha önce insan üzerinde hiç uygulanmamış olan kuduz aşısını çocuğa uygulamakta tereddüt etti. Ancak iki doktorun, çocuğun kuduz hastalığından her durumda öleceğini ve etkili olursa yöntemin kuduz hastalığına bir çözüm olabileceğini söylemesinden sonra Pasteur aşıyı çocukta denemeye karar verdi. Sonuçta aşı başarılı oldu ve 1885 yılında bu öldürücü hastalığın önlenmesinde çok önemli bir adım atılmış oldu. 1887 yılında ise Mekteb-i Tıbbiye-i Askeriye-i Şâhâne’de ilk kuduz aşısı üretildi ve aynı yıl içinde Kuduz Tedavi Müessesesi kuruldu.. Louis Pasteur 1895 yılında Saint Cloud-Fransa’da öldü. Bugün Fransa’da pek çok bulvar ve alan onun adını taşımaktadır. Bilime büyük hizmetleri olan Pasteur, ölümünden önce hayata bakışını şöyle ifade etmişti: “Hiç kuşkum yok ki, ‘bilim ve barış’ cehalet ve savaşı yok edecektir. Ulusların yıkmak, yok etmek için değil, yaşamı yüceltmek için birleşeceğine, geleceğimizi bu yolda uğraş verenlere borçlu olacağımıza inanıyorum.” Tıp bilimi tarihinde önemli bir yere sahip olan Pasteur, özellikle hastalıklar hakkındaki mikrop teorisiyle ve canlı varlıkların kendi kendilerine tesadüfen var oldukları şeklindeki sahte iddiayı savunan evrim inancına kesin karşı oluşuyla ünlüdür. Çok güçlü bir Allah inancı olan Pasteur, yaşadığı dönemde Darwin’in evrim teorisine karşı çıkması nedeniyle pek çok sözlü saldırıya uğramıştır. Bilim ile din arasındaki uyumu savunan Pasteur’ün bu konudaki sözleri çok ünlüdür. Bu sözlerinden bazıları şöyledir: Doğayı ne kadar çok incelersem, Yaratıcı’nın eserleri karşısında inancım o kadar çok artıyor. (Jeffrey L. Sheler and Joannie M. Schrof, The Creation, US News & World Report, Vol. 111, No. 26, December 23, 1991 s.62) Bilim insanı Allah’a götürür. (Taşkın Tuna, Sonsuz Uzaylar, s.31)

Bir yanıt yazın