Mao Zedong Kızıl Çin’in kurucusudur. 1893 yılında Çin’in Human eyaletinde dünyaya geldi. 13 yaşına kadar sabahları tarlada çalışıyordu, daha sonrada okula gidiyordu. Eğitimini devam ettirebilmek için köyünden ayrılarak 1911 yılında Guomindang ordusuna katıldı. Bu sırada ordu 1912 yılında Mançu Hanedanı’nı devirerek Cumhuriyeti ilan etti. Mao 1918 yılında okulundan mezun oldu. Marksist fikirleri öğretmen okulunda okurken benimseye başladı. Daha sonra Pekin’e giderek orada Çin Komünist Partisi (CKP)’ni kurmaya hazırlanan kişilerle tanıştı. Komünizm’in Çin’e Girişi ve Darwinizm Komünizm gerçekte batıl bir Avrupa ideolojisidir. Avrupalı filozoflar tarafından ortaya atılmış, ilk kez Avrupalı eylemciler tarafından uygulamaya konmuştur. Ve gerçekte Avrupa’da kök salan materyalist din düşmanlığının bir sonucundan başka bir şey değildir. Çin gibi Avrupa’dan her anlamda uzak, içine kapalı bir ülkeye kadar bu ideolojinin nasıl ulaştığı ve orada nasıl kök saldığı merak edile-bilir. Bu merakla yakın Çin tarihine baktığımızda ise, karşımıza tanıdık bir tablo çıkar: Çin’e komünizmin gelmesi, ateizmin gelmesiyle eş anlamlıdır. Ateizmin gelmesi ise, Darwinizm’in gelmesi demektir. İngiliz emperyalizminin Çin’e girmesi, bu emperyalist yapının bilimsel dayanağı haline gelmiş olan Darwinizm’i de bu ülkeye sokmuştur. 19. yüzyıl Avrupası’na hakim olan materyalist ve Darwinist fikirler, Çinli aydınlar arasında hızla ya-yılmaya başlamıştır. Osmanlı’nın son dönemlerinde Batı etkisiyle materyalist fikirlere kapılan bazı Jön Türkler gibi, Çin’in son dönemlerinde de materyalizmi ve Darwinizm’i benimseyen ideologlar ortaya çıkmıştır. Bu gelişmenin de etkisiyle, 1911 yılında binlerce yıllık Çin İmparatorluğu lağv edilmiş ve yerine Çin Cumhuriyeti kurulmuştur. Cumhuriyeti kuran kadro, her ne kadar Batı aleyhtarı bir söylem ve politikayla ortaya çıksa da, gerçekte Batı emperyalizminin temellerini oluşturan ırkçı ve Sosyal Darwinist anlayışı aynen benimsemişlerdir. Amerikan The New Republic dergisinde Jacob Heilbrunn imzasıyla yayınlanan bir makalede bu konuda şunlar yazılıdır: O günlerde Batı’ya karşı Batılı fikirleri ve icatları kullanma düşüncesi zirvedeydi.
4 Mayıs 1919’da Pekin’de gerçekleştirilen ünlü protesto gösterilerinin öncesinde, modernizm, demokrasi, yurtseverlik ve bilim çağrıları yapılıyordu… Ama Tu Wei-ming’in sonradan yazdığına göre, “aslında bunlar ne bilim ne de demokrasiydi, sadece pozitivizm ve popülizmdi. 4 Mayıs döneminde, Jakobenvari kollektivizm Çin’deki entelektüel dünyayı sarmış durumdaydı.” Gizli bir derginin yayıncılığını yürüten Liang Qichao gibi reformistler, Darwin ve Spencer’ın basitleştirilmiş ama popüler bir versiyonundan son derece etkilenmiş durumdaydı. Irklar arasındaki savaşı, ilerlemenin bir gereği olarak görüyorlardı. Alıntıda adı geçen Herbert Spencer, Darwin’le aynı dönemde yaşamış ve Darwin’in teorisini toplum bilimlerine uyarlamış ırkçı bir düşünürdür. Avrupalı ırkların üstünlüğünü, ırklar ve milletler arasında daimi bir çatışma olması gerektiğini, toplumda fakirlere ve düşkünlere yardım edilmemesini ve daha pek çok şiddet, adaletsizlik ve zulüm yanlısı fikri ortaya atmıştır. Darwin’den ve Spencer’dan etkilenen Çinli entelektüeller arasında, Yen Fu (veya Yan Fu) ile Ding Wenjiang gibi, modern Çin’in kuruluşunda fikirleriyle büyük etki oluşturan isimler de vardı. Amerikalı tarihçi Benjamin Schwartz Chinese Communism and the Rise of Mao (Çin Komünizmi ve Mao’nun Yükselişi) adlı kitabında, Yen Fu’yu ve onun Darwinist fikirlerini önemle vurgular. 20. yüzyıl başlarında Darwinizm’in Çin’e yayılması sonucunda ortaya çıkan bu gibi Çinli ideologlar, önce “Kuomintang” partisi altında örgütlenen faşist eğilimli Çin milliyetçiliğini, ardından da Çin komünizmini doğurmuşlardır. Mao Nasıl Komünist oldu? Mao, 15’ini doldurduktan sonra başkentte yayınlanan gençlik dergilerini takip etmeye başladı. Özellikle, Yeni Kültür hareketinin yayınlarından biri olan Yeni Gençlik dergisini severek okuyordu. Bu dergi, Yan Fu ve Ding Wenjiang gibi Darwinist ideologların makaleleriyle doluydu. Genç Mao hep görmek istediği Pekin’e 1918 yılında gitti. Burada, Pekin Üniversitesi’nde öğretim üyesi olan Yang Changzhi ile yakınlık kurdu. Yang Changzhi, onun üniversite kütüphanesinde işe alınmasını sağladı. Mao, kütüphanede rafları derleme, kitapların tozunu alma, odaları temizleme gibi işler yapmaya başladı. Bu sırada, daha önceden Yeni Gençlik dergisindeki makalelerini beğenerek okuduğu kütüphane müdürü Li Dazhao ile samimiyet kurdu. Li Dazhao, komünist fikirlere sahip birisiydi ve bu yüzden üniversite kütüphanesi de “kızıl salon” olarak anılır olmuştu. Çin’in komünist teorisyenleri sık sık burada toplanırlardı. Mao; Marx, Engels, Lenin gibi isimleri ilk kez burada duydu. Ancak Mao’nun komünizmi benimsemesini sağlayan en önemli kişi, Pekin’de değil Şanghay’daki komünistlerin lideri olan Chen Duxiu olacaktı. Genç Mao, Pekin’de geçirdiği bir kaç ayın ardından Şanghay’a gitti ve Chen Duxiu ile tanıştı. Bu kişinin en önemli özelliği ise, koyu bir Darwinist olmasıydı. Hatta sırf Darwin hakkında bir üniversite tezi hazırlamıştı. Darwinizm’in Çin’deki en önemli temsilcisi sayılabilecek olan bu kişi, Mao’nun tüm yaşamındaki en büyük akıl hocası oldu. Mao, yıllar sonra, “hiç kimse beni Chen Duxiu kadar etkilememiş-tir” diyecekti. Hong Kong Üniversitesi tarihçisi Clare Hollingworth, Mao adlı kitabında, Mao’nun Chen Duxiu’nun Darwinist görüşlerinden çok etkilendiğini, 1970’lerde bile hala gençlik yıllarındaki Darwin araştırmalarını nostaljiyle hatırladığını an-latmaktadır. Mao, Chen Duxiu’dan bilimsel düzeyde Darwinist bir eğitim alırken, bir yandan da politik düzeyde dönemin Çin lideri Sun Yat Sen’den etkileniyordu. İşin ilginç yanı, modern Çin’in ve Kuomintang’ın (Milliyetçi Çin Partisi’nin) kurucusu sa-yılan Sun Yat Sen’in de bir Darwinist olmasıydı. Amerikalı araştırmacı Jacob Heilbrunn The New Republic’teki makalesinde, şöyle yazmaktadır: Mao’yu belirgin bir biçimde etkileyen kişi, büyük Çin devrimcisi ve milliyetçisi Sun Yat-Sen idi. Sun, Çin’in Batılı güçleri altedebilmesi için milliyetçiliği benim-semesi gerektiğine inanıyordu ve bir politik Darwinizm doktrini savunuyordu. Sun’a göre “doğa güçleri her ne kadar yavaş çalışsalar da, büyük ırkları bile yok edebilirlerdi”… 1920’lerin başlarında Mao, Kuomintang’ın lideri olan Sun’u destekledi. Sun, kendi milliyetçi partisi (Kuomintang) ile komünistler arasında bir ittifak oluşturdu ve hatta Mao bir süre Kuomintang’ın propaganda dairesini yönetti. Darwin’in ve Marx’ın fikirleriyle beyni yıkanan Mao, 1920 yılından itibaren ateşli bir komünist olarak sahneye çıktı. Kendisi gibi düşünen 11 arkadaşıyla, 1921 yılında Şanghay’da Çin Kornünist Partisi’ni kurdu. Bu tarihten sonra, çeşitli ittifaklar, çatışmalar, gerilla savaşları ve propaganda yöntemleri kullanarak komünist partiyi güçlendirecekti. Mao’nun önderliğindeki komünistler, bir süre Milliyetçi Parti ile işbirliği yaptılar. 1920’lerin ikinci yarısında ise iki taraf bir-birine düşman oldu. Mao’nun militanları, Çin’in güneyindeki Jiangxi eyaletine yerleştiler ve burada “kurtarılmış bölge” adını verdikleri ve merkezi otoritenin yönetimi dışında kalan bir düzen kurdular. İki taraf arasındaki çatışmalar yıllar boyu sürdü. II. Dünya Savaşı’nın ardından komünistlerin “kurtarılmış bölgeleri” giderek büyüdü ve neredeyse tüm Çin’i kaplamaya başladı. 1949 yılında ise Mao’nun komünistleri başkent Pekin’i ele geçirdiler ve “Çin Halk Cumhuriyeti”ni ilan ettiler. 1917’deki Bolşevik Devrimi’nden sonra, dünya ikinci kez bir komünist devrime şahit oluyordu. Bu ikinci devrimin sonuçları ise, en az birincisi kadar kanlı oldu. Mao Ülkesini Felaketlere Sürüklüyor Mao, 1949 yılına kadar uzun bir gerilla savaşı yürütmüş ve büyük şehirlerde hakim olan merkezi yönetime karşı kırlarda ve dağlarda örgütlenmişti. Bunu başarmak için köylülerle iyi ilişkiler kurmak zorundaydı ve nitekim öyle yaptı. Mao, köylülere toprak ve özgürlük vaat etti, komünist Çin kurulduğunda büyük bir refah ve mutluluk bulacaklarına söz verdi. Bu vaade inanan köylüler de onu ve gerillalarını destekledi. Ama Mao iktidara geldikten sonra her şey çok değişti. Devrimden sonraki ilk yıllarda Mao tüm Çin’e hakim olma ve komünist otoriteyi her bölgede kurmakla uğraştı. Bu arada binlerce kişi “sınıf düşmanı” olmak suçuyla tutuklandı ve halka açık idam gösterileriyle asıldı. Mao, 1950’lerin ortalarında ise Stalin’in Sovyetler Birliği’nde uyguladığı kollektivizasyona benzer bir girişim tasarlamaya başladı. 1958 yılında bu girişim uygulamaya kondu. Mao, projesine “Büyük Atılım” adını vermişti. Ama proje Çin halkına sadece büyük bir kıtlık ve işkence getirdi. Büyük Atılım, tüm Çin’in tarımsal ve endüstriyel üretimini katlamak sloganıyla başlatılmıştı. İşçilerin çalışma saatleri artırıldı ve makineler hiç durmayacak şekilde çalıştırılmaya başlandı. Ama tamir ve bakım için bile durdurulmasına izin verilmeyen makineler kısa süre sonra bozulmaya ve devre dışı kalmaya başladılar.
Asıl akılsızlık ve facia ise tarımda yaşandı. “Özel mülkiyeti kaldırarak üretimi artırma” adı altında, tüm köylüler tarlalarını kooperatifleştirmeye zorlandılar. Stalin Rusyası’nda yaşanan silahlı zoralımlar tekrar edildi. Dahası, Çin’in bazı bölgelerindeki köylüler, kollektivizasyona gönüllü davranmadıkları için Mao tarafından cezalandırıldılar. Ceza, bu insanların aç bırakılarak ölüme mahkum edilmesiydi. Büyük Atılım, kısa zaman içinde büyük bir kıtlığa dönüştü. Mao döneminde Çin tam anlamıyla bir korku toplumu haline gelmiştir. Bunun nedenlerinden biri, sayıları milyonlarla ifade edilen insanın çoğunun herhangi bir somut suçu olmadığı halde, komünizme muhalif sayılarak tutuklanması, hapsedilmesi ve bir süre sonra büyük kentlerin meydanlarında düzenlenen idam törenleri ile öldürülmesidir. Mao’nun direktifleriyle 6 ila 10 milyon arasın-da kişinin doğrudan öldürüldüğü hesaplanmaktadır. Yaklaşık 20 milyon “karşı devrimci” de, ömürlerinin önemli bir bölümünü cezaevlerinde geçirdi. Ama bu cezaevlerinde yaşamak, ölmekten beterdi. Asıl büyük felaket ise sözde Kütür Devrimi sırasında yaşandı. Kültür Devrimi, bütün Çin devletini ve toplumunu yerle bir edecek bir sarsıntıydı. Mao’nun telkinleri, komünist parti saflarındaki cahil gençler üzerinde büyük etki oluşturdu ve “Kızıl Muhafızlar” adı verilen bu gençler, ülkenin dört bir yanında terör estirmeye başladılar. “Doğu Kızıldır” marşını söyleyerek topluca sokaklarda geziyor, “komünizme aykırı” buldukları herkesi tutuklayabiliyor veya herşeye saldırabiliyorlardı. Kültür Devrimi sırasında, daha önce Lenin ve Stalin rejimleri tarafından uygu-lanmış olan “insanları hayvanlaştırma” politikası da uygulamaya kondu. “Halk düşmanı” olarak tespit edilen muhalifler, halk önünde hayvan taklidi yapmaya zorlanıyordu. Tutuklanan bazı profesörler, elleri arkadan bağlı olarak çimlere atılıyor ve “otlanmaları”, yani ağızlarıyla yerdeki çimi yolmaları için zorlanıyordu. Pekin basını şöyle yazıyordu: “Mao karşıtları, sokakları koşan farelerdir, öldürün onları, öldürün”. Kültür Devrimi, dünya tarihinde eşi benzeri görülmedik bir toplu delilik kampanyasıydı. Kızıl Muhafızlar tarafından sadece müzik dinlediği, evcil hayvan beslediği veya ibadet yaptığı için tutuklanan on binlerce insan işkence gördü ve idam edildi.

Bir yanıt yazın